Buenos Aires’te 3 Ay

Adaptasyon Serisi #1: Cicim Aylarının Sonu

Adaptasyon serisi 3 yazı olarak planladığım bir seri. Arjantin’deki ilk yılımın içinde, 3 kritik dönemde, öz-değerlendirme yapıp yayınlamaya karar verdim. Ben buraya 10 temmuz 2017 günü geldim. Aşağıda okuyacağınız yazı serinin ilki, Buenos Aires’te 3 Ay’ın değerlendirmesi. Bunu yayınladığım sırada henüz blogumu Ters Mevsim’e taşımamıştım. Onun için bu blogda yerini ancak alıyor. Yazıyı hiç değiştirmeden buraya taşıdım ki orjinalliğini bozmayayım, elimde olmadan o anki duygu ve düşüncelerimi etkilemeyeyim. Önümüzdeki günlerde serinin ikinci yazısı da blogda yerini alacak. İyi okumalar.


Orijinal yazım tarihi: 10 Ekim 2017
from Aves blog


Bu hafta klasik akışımızın dışında bir günlük yazısı yayınlayacağım. Çünkü bugün (10 Ekim  2017) itibariyle Arjantin’deki 3’üncü ayımı da doldurmuş oldum.

Daha önce farklı farklı sebeplerden birçok kez yurtdışında bulundum. Gittiğim her yerde farklı uzunluklarda kaldım. 1 yılı yurt dışında geçirmişliğim de var sadece 2 ayı da. Bir yere adapte olmanın zaman istediğini deneye yanıla öğrendim artık. Mesela 2 ay adaptasyon için yeterli bir süre değil kesinlikle.

Ve böylece deneyimlediğim şeylerden bir tanesi de üçüncü ayın adaptasyonda kritik bir yeri olduğu.

Nereden nereye taşındığınız fark etmez, adaptasyon süreci kaçınılmaz ve dalgalı bir süreçtir. İster gemileri yakıp dünyanın bir ucuna göçmüş olun, ister Antalya’dan Adana’ya taşınmış olun, ister Anadolu yakasından Avrupa yakasına taşınmış olun. İnsan alışık olduğu çevreden çıkıp yeni bir çevreye girdiğinde küçük veya büyük, sığ veya derin, uzun veya kısa bir adaptasyon sürecinin kucağına düşer. En basitinden yeni evine en yakın bakkal nerede onu öğrenmesi gerekir. Alışık olduğunuz çevre ile içine girdiğiniz yeni çevre arasındaki fark arttıkça ihtiyaç olunan adaptasyon süreci de değişir. Çok küçük değişikliklerde eski alışkanlıklarınıza dair bazı şeyleri nasıl koruyacağınızın küçüklü minikli yollarını icat ederken ortam farklılığı arttıkça adapte olma zorunluluğu da artar.

Misal, Anadolu yakasından Avrupa yakasına taşınmışsanız ama yıllardır müdavimi olduğunuz kuaförünüz/berberiniz hala eski evinizin altında duruyorsa saç kestirmek için trafikte iki üç saat harcamayı göze alabilirsiniz.

Eğer ki Antalya’dan Adana’ya taşındıysanız muhtemelen eski kuaförünüzle vedalaşıp yeni bir yer bulmanız gerektiği aklınızın bir ucunda dolaşıyor olacaktır. Ancak bu son zamanlarda hayatınızda gerçekleşen yer değişimini aile ve arkadaşlarınıza yansımayacağına dair kendinize söz vermiş olabilir dolayısıyla her gün annenizi ararken her hafta sonu da arkadaşlarınızla ‘ay ben geleyim, yok sen gel, en iyisi Mersin’de buluşalım orayı da görmüş oluruz’ tarzı planlar içine girmeye başlayabilirsiniz.

Bu son Antalya-Adana örneği aranızdan bazılarına belki de üniversitenin ilk yılını hatırlatmıştır. Üniversiteyi şehir dışında okuyan birçok genç hafta sonları memleketine kirli çamaşır taşıyıp annesine yıkatmayı deneyimlemiştir. Genelde bu ziyaretler sayesinde insan kuaföründen, doktorundan, dişçisinden de belli bir süre kopamaz.

Sonra ne olur?

Antalya’dan kalkıp çat diye Adana’ya taşınmışsınız artık. Aradan en az bir yıl geçmiş. Daha kesin olsun diye iki yıl diyelim. Dönüp arkanıza bir baktığınızda şunları fark edeceksiniz:

Bir süre sonra anneye açılan telefonların sıklığının azalmış.

Adana’da yeni arkadaşlar edinilmiş.

Eski arkadaşların kimisi kaybolmuş.

Geriye bir avuç arkadaş kalmış. Çok görüşemiyorsunuz ama o görüştüğünüzde hayat baldan tatlı oluyor.

Artık Adana’da bir kuaförünüz, bir doktorunuz, bir dişçiniz, bir ortopedistiniz, bir kardiyoloğunuz, bir spor salonunuz, bir kebapçınız var. Muhtemelen yeni arkadaşlarınız önerdi.

İşte bu benim adlandırdığım şekliyle ‘uzun süreli-hafif yoğunlukta’ bir adaptasyon sürecidir.

Şimdi bu adaptasyon süreci Anadolu yakasından Avrupa’ya, Antalya’dan Adana’ya böyle ise Türkiye’den te dünyanın bittiği yer olan Arjantin’e nasıldır?

Doğruyu söylemek gerekirse çok aşırı farklı değil.

Ben eski çevre ve yeni çevre arasındaki fark arttıkça adaptasyon sürecinin yoğunluğunun da arttığına inanıyorum. Adaptasyon ölçütlerimi size nasıl anlatırım bilemiyorum. Zira bunlar halihazırda var olan resmi terimler değil. Sadece benim kendimi ifade etme çabam. Onun için olabildiğince açık yazmaya çalışacağım.

Tutup da evinizi, ailenizi, arkadaşlarınızı, yurdunuzu bırakıp yeni (ve eşimle bizim durumumda uzak) bir yere taşındığınızda yaşadığınız en büyük fark hazırlık sürecidir. Ayrılık, ne kadar uzağa gidiyorsanız o kadar daha sancılı geçer çünkü sadece Adana’ya taşınıyor olsaydınız siz de bütün sevdikleriniz de çok da bir şey değişmeyeceğine inanıyor olacaktınız. Nasıl olsa görüşürsünüz, nasıl olsa gelir gidersiniz, aman canım teknoloji gelişti akıllı telefonlar, internet var. Kimse gidişinizi çok hüzünlü bir olay olarak görmezdi.

Bu, özellikle giden kişi için, büyük bir yanılgıdır aslında. Hayatında ne kadar yeni bir sayfa açtığının farkına varamaz bu düşünceler yüzünden. Adaptasyon süreci de bu sebepten uzar. Daha kısa sürede yeni şehrine ve evine uyum sağlayabilecekken aklı hala eski evinde kalmıştır. Bu kimi zaman kendini yalnız ve mutsuz hissetmesine sebep olabilir. Ama zamanla her şey yerine oturur, süreç tamamlanır. Başta bu Adanalılar ne garip insanlar derken bir gün bir bakarsınız sabah kahvaltısı olarak ciğer yiyorsunuz. ‘Aa! Artık Adanalıyık’ dersiniz. Ama sürecin içindeyken ‘aman tanrım adapte olmaya çalışıyorum ama olmuyor!’ diye pek düşünülmez.

Eğer taşındığınız yer, atıyorum örnek olsun, 18 saat uzaklıktaysa; insanlar sizinle vedalaşırken ağlamaya başlar. Bir daha asla görüşemeyecekmişsiniz gibi bir hava doğar. Oysa ki teknoloji aynı teknoloji. Ama bu sefer iki taraf da farkındadır ki ortada bir değişim var. Onun için iki tarafında tepkisi farklıdır.

Bu ise aslında iyi bir şeydir. Eğer yaşadığınız değişimin ardında güçlü ve gerçekçi bir motivasyonunuz varsa, gideceğiniz yerde bir adaptasyon sürecinden geçeceğinizi bilmeniz sizin için çok büyük bir avantajdır. Bu daha iyi hazırlanmanızı sağlar. Özellikle de zihnen. Çünkü bir gün başınız sıkışınca aile ve arkadaşlarınıza aynı kolaylıkta ulaşamayacağınızın farkında olursunuz. Benzer şekilde, yeni evinizde bazı kültürel farklılıklarla karşılaşacağınızın farkında olursunuz. Bu insanların Antalya’dan Adana’ya veya Kadıköy’den Beylikdüzü’ne taşınırken göz ardı edebileceği bir durumdur. Yeni yuvanızın farklı alışkanlıkları, farklı bir kültürü olabilir. ‘Aman canım Antalya da sıcak, nolcak?’ diye düşünerek Adana’ya taşınıp sonra Adana’nın çok daha sıcak olabileceğini bizzat yaşayarak öğrenebilirsiniz. Veyahut, Adana’nın kapalı bir yer olduğuna dair çok uyarıldığınız için bütün tiril tiril kıyafetlerinizi Antalya’da bırakıp sonra Adana’da millet şort giyerken kendinizi kendinize söverken bulabilirsiniz.

Bunlara KÜLTÜR ŞOKU denir. Bu sefer bunu ben uydurmadım, kültür şoku gerçekten var olan bir terim. Ve aynı adaptasyon sürecinin kendisi gibi kültür şoku da kaçınılmazdır. Mesela Beylikdüzü son duraktan binip hayatınızda ilk kez metrobüste koltuğa oturunca hissettiğiniz his de bir çeşit kültür şokudur. İstanbul’da böyle bir şeyin mümkün olduğunu biliyor muydunuz? Beylikdüzü’nde mümkün. Zincirlikuyu’da ihtimaller biraz daha düşüyor.

Sonuç olarak, eğer Adana’ya gelir gibi Arjantin’e gelirseniz çok acı çekersiniz. Bu nedenle Arjantin’e gelirken bu yeni yerin dilinin, insanının, kültürünün farklı olacağının farkında olmak, bu farklılıklarla başa çıkmanız gerekeceğini ama bunun sadece bir süreç olduğunu bilmek önemlidir.

Gelelim üçüncü ay meselesine.

Üçüncü ay genelde yeni evinizle ilgili basit bazı şeylerin artık oturduğu zamandır. Artık yakın çevrenizi öğrenmişsinizdir. Nereden ekmek alacağınızı, otobüse nereden bineceğinizi, marketteki elemana nasıl ‘süt var mı?’ diye soracağınızı öğrenmişsinizdir. Evinizin yakınların bir kuaför bulup denemişsinizdir. Artık metro kartınız vardır. Kasiyer size ödemeniz gereken miktarı söylediğinde anlayabiliyorsunuzdur. Halkın bazı basit alışkanlıklarını öğrenmişsiniz ve onları kolayca taklit edebiliyorsunuzdur.

Bunlar genellikle üçüncü ayda görülen belli başlı uyum belirtileridir. Bu, artık yeni yuvaya muhteşem bir şekilde adapte oldunuz, tam bir vatandaşı gibi davranıyorsunuz demek değildir tabi ki. Otobüs durağında insanların sıra olduğunu görünce siz de sıraya giriyorsunuz demektir sadece.

Gelgelelim şöyle de bir durum var: herkesin adaptasyon süreci kendi has bir yol çizer. Eminim ki bu dünyada aynı benim gibi üç ay önce yeni bir ülkeye taşınmış ama hala metro kartı olmayan en az bir insan vardır.

Zira benim de adaptasyon sürecim az önce size anlattığımla birebir gitmiyor. Fark etmişsinizdir, şimdiye kadar yazdıklarım biraz ortalama alınarak verilmiş genel geçer örneklerdi.

Peki ben bu üç ayda ne yaptım?

İtiraf ediyorum yukarıda bahsettiğim metro kartını almış yeni kuaförünü bulmuş örnek benden daha iyi bir adaptasyon süreci sergiliyor. Ama ben de oldukça iyi gidiyorum.

Belki biraz geç bile kaldım, ama ilk ayımın sonuna doğru İspanyolca kursuna başladım. O günden beri İspanyolcam gözle görülür bir biçimde ilerledi. İnsanlarla tatlı sohbetler edebilecek duruma henüz gelemedim ama işlerimi halledebiliyorum. Fatura ödeyebiliyor, pazardaki manava ‘brokolinin büyük olanından ver’ diyebiliyorum. Hatta bir kez markette bir görevliye günlük süt demeyi bilemediğim için ‘uzun ömürlü olmayan süt’ sordum. Ve günlük sütlerin Arjantin’de kutulu değil de poşetli satıldığını öğrendim. (İlginç bir kültür şoku örneği…)

Arjantin’de bildiğimiz düz yoğurt yok. Çünkü talep yok. Çilekli yoğurt falan var. Natural yoğurt bulmak çok zor. Sadece bir kez büyük bir markette gördüm ama onların içinde de jelatin var. Hiç jelatinli yoğurt yediniz mi bilmiyorum ama ben bir kez o hataya düştüm. Şahsi fikrim tadının korkunç olduğu yönünde. Onun için evde halis muhlis Türk yoğurdu üretimine başladık. Evet, yoğurt yapmayı öğrendim. Baya da iyi tutturuyorum artık. Son zamanlarda kendimle gurur duyduğum konulardan biri.

Beyaz peyniri de nereden alabileceğimizi bulduk. Sürekli gidemiyoruz ama en azından yerini biliyoruz.

Az önce bahsettiğim meyve sebze pazarını bulmam iki ayımı aldı. Sürekli duyuyordum belirli günlerde sokak pazarları oluyor diye. Aynı Türkiye’deki gibi her mahallenin pazarı var. Farkı çalışma saatleri. 9.00-14.00 arası çalışıyorlar. Bizim mahalledekini bulana kadar canım çıktı. Ama bulunca çok mutlu oldum. Pazarda hem ürünler daha güzel hem daha hesaplı. Ben İspanyolcayı biraz daha sökeyim manavla da baya kanka olacağız.

Hala bir kuaförüm yok.

Geldik örneğimin benden daha iyi adaptasyon göstermesinin sebebine. Önümüzdeki hafta sonu eşimle birlikte Türkiye’ye gitmeyi planlıyoruz. Ailemize bayramda gelmeye çalışacağımıza dair söz vermiştik ama hem eşimin işleri hem de benim kursum sebebiyle gidemedik. Bu hafta benim kurum bitiyor ve küçük bir tatile giriyoruz. Biz de bu aralığı kullanalım dedik. Sonuç olarak ben ‘nasıl olsa Türkiye’ye gidicem yea’ diyerek kuaför bulma, deneme çabasına girmedim.

Bu bir uyumsuzluk örneğidir, evet, ama yaptım bir kere. Gitme zamanı yaklaştıkça da çok az kaldı diye düşünerek ilk kararımdan da dönemedim.

Ama metro kartım var!

Üçüncü ay uyum için hassas bir zaman olabilir. Aslında böyle bir dönemde geri dönmek çok iyi bir karar olmayabilir. Çünkü tam bir şeylere alışmaya başlamışken yurda dönmek size kuvvetli bir memleket hasreti yaşatabilir. Eşimin de benim de daha önceden uzun süreli yurt dışı deneyimlerimiz var. Şimdi giderken biraz buna güveniyorum. Daha doğrusu buraya gelirken buna güvenmiştim. Şimdi Türkiye’ye gitmek bizi nasıl etkileyecek dönünce göreceğiz.

İlk adaptasyon yazısının sonuna geldik. Zaman içinde iki tane daha yazmayı düşünüyorum. Beklediğimden uzun bir yazı oldu. Umarım bu noktaya kadar bana sabır gösterebilmişsinizdir. Adaptasyon süreci benim hep büyüleyici bulduğum bir şeydir. İnsanların uyuma ne kadar açık olduklarını görmek nedense beni pek etkiler. O nedenle birazcık kendimden geçerek yazdım bu yazıyı. Umarım siz de keyifle okumuşsunuzdur. Şimdilik bu kadar. Sevgiler!


Buenos Aires’te 6 Ay yazısına buradan ulaşabilirsiniz.